|
bookmarks:
|
| main | ongoing | archive | private |
seninle ilk gittiğimiz yer küçük bir kafeydi. liklerime kadar istanbul randevusunu hissettim çünk0 tavşankanı çay içtik. biliyorsun. sana yeni yeni bakmaya başlamıştım, göz göze gelmek ne demek ilk o zaman tatmıştım. o çayın tadını bir daha hiçbir bardakta alamadım.
swiwel'de, seninle yeni bir şey denerken benden mutlusu yoktu. gerçekten. ve o günden sonra yeni bir şeyler denemenin bu kadar şen hissettirmesinin tek nedeninin sen olduğunu anladım. kendi başıma denediğim ne varsa sende olduğu gibi hissettirmedi.
gün sonunda the wall'da beni öptün. üzerine kaç kez öpüşmüş olsak da o öpücüğün yumuşaklığını unutamıyorum. sanki hala dudaklarımın üzerinde. dilimde, canımda, en içimde.
★
bilmem hangi milletin sandviçini yerken aldığım köpek ve ayıcığı düşünüyordum. bizi eşyalara iliştirip almayı, onları sana hediye etmeyi çok sevdiğimi şakasız o gün fark ettim. ben birilerine pek bir şey alan biri değildim, çok sorar ederler diye tek tük alırdım ama sen hayatıma girince önüne her şeyi sermek istedim. elimden ne geliyorsa, gelmiyorsa dahi ona bir gün ulaşıp sana hediye edebilme hayaliyle yaşadım. yaşıyorum da. bundan gocunmuyorun, bir kez bile gocunmadım. sen taşımayı sevdiğim, süslemeye özen gösterdiğim, yer yer kıyamadığım en büyük hediyemsin zaten. sana layık olmak istiyorum, sana layık ne varsa almak, sana sunmak istiyorum. sana yakışmak, yakıştırmak istiyorum.
limonlu kurabiyelerim de örümcek adam tiyatrom da bu sebepten belki de. sana almanın yanı sıra, sana bir şeyler yapmanın yüreğimi böylesine tazelemesine inanamıyorum bazen. onu sana ulaştıramadığım zamanlarda dahi senin için birçok şey yapıyorum, sana yapmış gibi düşlüyor ve burada olsan diyorum acaba ne tepki verirdin... ne olurdu, ne söylerdin, ne hissederdin? seni her şekilde, her yerde merak ediyorum. seni öğrenmek istiyorum.
basement ve vazgalla ilk kez bu zaman tanışıyoruz.
★
deli napolitan o da ne seninle patronu olduğun yere gitmişiz ya. delisin işte. seni seviyorum.
vazgalda on kilo ağlamama neden oldun o gün. ben sana erişebilir miyim bilmiyorum ama umuyorum ki bir gün sana sonsuzca erişirim. tüm zerrelerine, hücrelerine bile. çünkü sen o gün eriştin. seni göğüs kafesimin merkezinde hissettim. sen benim yeganemsin, benim her şeyimsin.
★
o da ne üstad biz yine vazgala gelmişiz. illegal işler peşinde arkadaşımızla buluşacağız ayağına birbirimizi öyle böyle yememişiz. o gün tadı damağımda kalandın, gerçi ne zaman buluşsak seninle yine ve yeniden uğramak istediğim tek mekan dudakların oluyor. açık adres-ena. bunu yazarken canım çekti. keşke tam şu an seni öpebilseydim.
★
ben viayana kahvesini, öğrencilere uygun tavukçusunu falan bilmem. ama masa altından ayakkabılarımızı öpüştürmeyi iyi bilirim. seviyorum işte. kırmızı botlarını ve siyah converselerimi. siyah botlarını ve siyah vanslarımı. kendini kaybettiğinde parmaklarımın ucuna vuruşunu. ve vazgaldaki bize ait koltuğu. ama en çok seni bebeğim.
★
hector louis midir nedir aynadan kendimi kestiğim o mekan. paris bresti sevmedim ama sena bresti hayvan gibi yerim bilgin olsun. canın bazen bir şeyler çektiğini öyle belli ediyor ki seni bağrıma basasım geliyor. sonra bir yiyorsun yüzünde "benim canım bunu niye çekti ki" ifadesi.. biriciğimsin ne diyebilirim ki. yine gitmişiz vazgala bence artık orasının adı az-gal olmalı bu arada. ama öpüşemeden dönmüşüz girmişiz döner recordsa. seni estetik bir mekanda öptüm yalnız, dönerci falan demezsek.
şaka bir yana,
özlüyorum. o günü düşündükçe ölüyorum da. senin gibisi yok, sana bitmek bilmeyen bir arzuyla dolup taşıyorum. her yerimde ol istiyorum ve de her yerine karışmak istiyorum. seninle bir olduğumda yaşayacağım o nirvanayı aklıma sığdıramıyorum bile. sen başkasın, sen muazzamsın. açıp açıp bakıyorum boynumdaki izinin olduğu fotoğrafa. ben daha önce kimseyi bu denli yanımda görmek istememiştim. yan yana gördükçe bitmemiştim. sena ben seni gerçekten çok seviyorum.